Brexit sonrası ve küresel ekonomik dalgalanmaların ortasında, Londra’nın bir finans merkezi olarak gerilediğine dair yaygın bir kanı oluşmuş durumda. Ancak, son dönemde yapılan analizler ve ekonomik veriler, bu karamsar tablonun gerçeği tam olarak yansıtmadığını ve şehrin temel ekonomik dinamiklerinin gücünü koruduğunu ortaya koyuyor. Özellikle teknoloji yatırımları, finans sektöründeki istihdam ve ilk halka arzlardaki (IPO) lider konumu, Londra’nın küresel rekabetteki yerinin sanılandan daha sağlam olduğunu gösteriyor. Bu durum, şehrin geleceğine yönelik “yapay karamsarlığın” sorgulanması gerektiğine işaret ediyor.
Londra Borsası’nın (LSE) performansına yönelik eleştiriler, genellikle teknoloji ağırlıklı ABD S&P 500 endeksiyle yapılan doğrudan karşılaştırmalara dayanıyor. FTSE 100 endeksinin bankacılık, enerji ve madencilik gibi geleneksel sektörlere odaklanması, bu karşılaştırmada göreceli olarak daha zayıf bir performans sergilemesine neden olmaktadır. Ancak daha geniş bir perspektiften bakıldığında, temettüler dahil edildiğinde toplam getirinin daha rekabetçi olduğu ve orta ölçekli şirketleri içeren FTSE 250 endeksinin daha güçlü bir performans gösterdiği görülmektedir. Ayrıca, ARM gibi büyük teknoloji şirketlerinin halka arz için New York’u tercih etmesi gibi yüksek profilli vakalar, Londra’nın cazibesini yitirdiği algısını güçlendirse de, rakamlar farklı bir hikaye anlatmaktadır. Londra, son yıllarda Avrupa’daki halka arzlar için lider merkez olmaya devam etmiş ve kıtadaki diğer tüm borsaların toplamından daha fazla sermaye toplamayı başarmıştır.
Londra’nın ekonomik dayanıklılığının en belirgin olduğu alanlardan biri de teknoloji ve girişim sermayesi (VC) ekosistemidir. Şehir, Avrupa’nın teknoloji başkenti olma unvanını pekiştirerek, kıtadaki en büyük rakipleri olan Paris, Berlin ve Stockholm’ün toplamından daha fazla girişim sermayesi yatırımı çekmektedir. Bu durum, Londra’nın sadece geleneksel finansmanda değil, aynı zamanda geleceğin endüstrilerini şekillendiren inovasyon ve teknoloji alanında da ne kadar dinamik bir merkez olduğunu kanıtlamaktadır. Teknoloji sektöründeki bu canlılık, şehrin ekonomik yapısını çeşitlendirirken, yüksek vasıflı istihdam olanakları yaratarak uzun vadeli büyüme potansiyelini de desteklemektedir.
Brexit referandumu sonrasında, finans sektöründe Londra’dan Paris, Frankfurt veya Dublin gibi Avrupa şehirlerine kitlesel bir iş gücü göçü yaşanacağı yönünde güçlü tahminler yapılmıştı. Ancak aradan geçen yıllarda bu öngörülerin gerçekleşmediği görülmektedir. Aksine, Londra’daki finansal hizmetler sektöründeki istihdam, Brexit oylamasından bu yana artış göstermiştir. Şehirdeki finans çalışanı sayısı, iddia edilenin aksine azalmamış, bilakis güçlenmiştir. Londra’nın sunduğu derin ve entegre profesyonel hizmetler ağı (hukuk, danışmanlık, muhasebe), küresel şirketler için vazgeçilmez bir ekosistem oluşturmakta ve hiçbir Avrupa şehrinin tek başına bu bütüncül yapıyla rekabet edemediği belirtilmektedir.
Elbette bu durum, Londra’nın veya Birleşik Krallık ekonomisinin zorluklarla yüzleşmediği anlamına gelmemektedir. Yüksek enflasyon, yavaş ekonomik büyüme ve siyasi istikrarsızlık gibi faktörler, genel ekonomi üzerinde baskı oluşturmaktadır. Küresel olarak artan faiz oranları, halka arz piyasalarını dünya genelinde olumsuz etkilemiş ve bu durumdan Londra da payını almıştır. Ancak, mevcut veriler ışığında, Londra’nın küresel bir finans ve teknoloji merkezi olarak temel gücünü, altyapısını ve yetenek havuzunu koruduğu açıkça görülmektedir. Dolayısıyla, şehrin rekabetçiliğinin sona erdiğine dair oluşturulan karamsar anlatı, seçici verilere dayanmakta ve şehrin dayanıklılığını ve uyum sağlama kapasitesini göz ardı etmektedir.
(Kaynak: https://www.ft.com/content/dd7925a6-94bb-4c45-8b20-09de4074a878)






Bir yanıt yazın